Her şey, önce 1983 yılı temmuzunun birinde, sonra 1986 yılı ocağının on dördünde başladı. Bu iki tarih, kendimizin belirlemediği bir milata işaret ediyordu; sonradan başka bir çok şeyi içine alacak olan bir milata.
Birbirinden bencil üç hikayeyi konu edecek yukarıdaki iki tarih. Bir denizin nasıl okyanusa karıştığını, bir ırmağın denizle nasıl buluştuğunu; suyu, akışı, dönüşmeyi, kaybolmayışı konu edecek.
İlk hikaye; beklemeyi öğrenmek.
Öğütmüş; ilk çocuğunu, büyüğünü nasıl yetiştirirsen sonrakiler onu örnek alırlar ve o yönde yetişirlermiş. Böyle yapmış babam, bu öğüdü dinlemiş ağabeyim doğduğunda. Çok ilgilenmiş; çok şey öğretmiş, çok yer gezdirmiş ona.
Ancak neredeyse ilkokuldan itibaren yatılı hayatına başlayan ağabeyim ile aramıza mesafe girmişti daha bu tarihte. İlkokul sonrası dönemde ise artık düzenli bir yatılı hayata başlamasıyla birlikte bu mesafe yani özlemek ve beklemek, zaman içerisinde sabretmeyi öğretti bize.
Yılını hatırlayamayacağım maalesef ama üzerinden çok uzun bir süre geçtiği şüphesiz. Sanıyorum ortaokula gidiyordu ve ben de ilkokula, her yatılı öğrencinin bildiği üzre izin çizelgesi onbeş gün üzerineydi ve eğer öğrenci bir yaramazlık yaptıysa alacağı ceza bu izne müdehaleye kadar gidebiliyordu.
Aralarda neler yaşandığını anlatmayacağım. Sadece bir olay…
Yine onbeş günün sonrasında bir hafta sonu. Bütün aile evde. Güzel yemekler, pastalar, kurabiyeler yapılmış, beraber geçirilecek bir gece iki gündüzün heyecanıyla gözler yolda ve sırtında çantasıyla ağabey bekleniyor. Tabi her gelişi bu kadar özenli olur muydu, açıkcası onu hatırlamıyorum ama ne de olsa onu beklemenin heyecanı aynıydı her seferinde.
Ve evet gözlerimiz yolda.
Aynı odada kalıyorduk (o evlenene kadar da aynı odada kaldık) ve bizim odanın penceresi onun eve gelirken kullandığı yola bakıyordu. Genellikle pencerenin hemen önündeki yatağa çıkıp yolu gözlüyordum, abimi bekliyordum ben. Zaten o pencerede de çok anım vardır çocukluk döneminden kalma, en önemlilerinden biriyse bu.
Normal şartlarda geliş ve gidiş saatleri bellidir. Çünkü öğrencilerinde derin izler(kötü anlamda) ve anılar(iyi anlamda) bırakan keskin kurallarla yönetilir öğrenci yurtları. Bu da öyle bir yurttu, diğerlerinden farklı değildi; geliş ve gidiş saatleri belliydi abimin fakat o hafta bir ceza aldığından dolayı ve geç gelecekti eve. Bizimse bu durumdan haberimiz olmadığı için yukarıda bahsettiğim tüm hazırlıkları yapmış olarak bekliyorduk. Geldiğinde hemen oturalım diye odanın ortasında sofra; babam ve annem bir köşede, kardeşim pek küçük ve kendi halinde, ben de camın önünde bekliyorum; artık hava kararınca da odanın muhtelif yerlerinde; ayakta, oturarak, yatarak, sıkılarak…
Aramızdaki yaş farkının çok fazla olmamasından mıdır, abimin kendi güzelliğinden midir, ben çok hırçın biri olmama rağmen onunla aramız hep iyiydi ve daha çok abiyken daha çok arkadaştı. İçiçeydi. Bilemezsiniz.
Evet, o hafta son anda bir ceza almıştı ve geç gelmişti eve. Bir insanın canı en çok ne kadar sıkılabilirse işte benim canım o kadar çok sıkılmıştı o gün. Zaten bu zamana dek bir daha o kadar sıkıldığımı hatırlamam. Öylesine söylemiyorum ben bunu. İnsanın bir şeyleri unutamıyor oluşunu somut olarak hissettiğim, bu gerçeği yaşadığım en sıkı ve ilk tecrübelerimdendir bu hatıra.
Şimdi farkediyorum o günün anlamını, meğer abimi beklemeyi öğrenmeliymişim.
Hamd olsun.