objet petit a » ne olduğunu bilmeden konuşmak işime geliyor

big time > strange weather

(yedi)

Son Nobkig yani “ne olduğunu bilmeden konuşmak işime geliyor” yazısını aralık ikibin sekizde yazmışım. Yer almanın dayanılmaz hafifliği, evet bir ironiyi barındırıyordu içerisinde ve ben buna halen katılmaktayım. Hissediyorum o hafifliği tüm hücrelerimde. İnsanın bir şeyleri tüm hücrelerinde hissetmesi güzel bir şey. Hissedilen kötü, negatif bir şey de olsa insanın tüm hücrelerinde bir şeyler hissetmesi bulunmaz bir nimet.

 

Üsküdarda, içtiğim çayın ardından eve gitmek için yola koyulduğumda düşündüm bunları. Ve farkettim ki on üçüncü adımımdan sonra elim telefonu almak için cebime gidiyor, refleks olarak böyle yani. Zorlasak, bazı şeyleri refleks olarak yapınca aslında bu alemde olmadığını (hayali olarak) düşünebilir belki insan; başka bir alemde olmak güzel olmalı, kişi bunun keyfine varmalı, boynuna borç olmalı bu, belki. On üçüncü adımdan sonra, eline aldığın telefonda ne gördüğün ya da ne için baktığın yani tümüyle, neyle karşılaşacağının bir önemi yok. Bunun önemi olmaz yani, olmamalı. Zaten oradaki önemin farkına vardığın takdirde bu refleksin tüm büyüsü çözülmeye, hatta çürümeye başlamıştır. Evet, bunun adına çürüme de diyebiliriz.

 

Bir şeyin çürüyor olması; bozulması, boyut değiştirmesi, farklı konuşması, farklı görmesi, farklı duyması ya da ne bileyim farklı tatması demek olabilir. Nihayetinde hiç birimiz çürümedik değil mi, bunu bilmememiz oldukça normal bir durum olur. Çürümek ya da daha doğrusu çürük olmak nedir bilmiyoruz. Hatta çürümek/çürük olmak nedir, nasıl bilebiliriz! Hiç birimiz bir mandalina olmadık, çürüdükten sonra dünyanın nasıl göründüğü, koktuğu, duyumsandığı konusunda en ufak bir fikrimiz olamaz ya da ahşap bir sandayle olmadık hiç birimiz; ki çürüyor olduğunda, parça parça dökülüyor ve dökülecek olduğunda dünya nasıl görünür, ona karşı neler hissedilir, öfke mi duyulur bilemeyiz.

 

Ya da daha gerçeküstücü bakarsak konuya (ki onlar böyle bakar), hiç birimiz ölmedik henüz. Biyolojik bir şey. Yani böyle inanıyoruz en azından, bize ilkokuldan itibaren bu öğretildi ve hatta henüz konuşmayı bilmezken bu minvalde bilgiler yüklendi küçük beyinlerimize (tabi başka şeyler daha var ama onlar ayrı, ayrı tutmalıyız şu an, bu bize bir şey kaybettirmez değil mi?). Dolayısıyla konuya bu bakış açısıyla yaklaşmamızda bir sakınca yok. Eğer varsa da, bu bizim suçumuz olmamalı. Yani adil olmak gerekirse, sorumlu olanlar bizler olmamalıyız değil mi? Aslında bu kısmı atlayabiliriz, atlayalım, atladık.

yer almanın dayanılmaz hafifliği ya da ivedilikle dön bana

altı
? Öylece konuşur durumda kalmak istiyorum. Durun bir dakika, yanlış bir ifade olur. Öylece ve konuşur olmak aynı cümle içerisinde olmamalı. Anlam bozukluğu oluşturur, anlam bozukluğuna neden olur. İkisi de özünde aynı şey değil mi, bunu kaçırmamalıyız, öyle değil mi?

Evet ne olduğunu bilmeden konuşmak en büyük felsefemiz diyorum. Ben bunu yaptım. Böyle yaptım. İhtiyaç duydum denebilir mi buna? Bu cevabın önemi yok. Yani bunun, burada.

Burayı geçebiliriz.

? Akşamları televizyonlarını izlerken, insanlar, konuşmanın ve konuşulmanın ve konuşamamanın dayanılmaz sarhoşluğuna varırlar. Evet varırlar. Ererler hatta. Bunu anlayabiliriz. Başka bir şeye benzemez bu. Konuşmak hiç böyle eğlenceli olmamıştı bizler için. Hiç bir kelimenin anlamının bilinmediği, uzay boşluğuna karşı yapılan bir konuşma. Evet. Tamıtamına uzay boşluğuna yapılan bir konuşma. Öyle bir konuşma. Uzaylılar bulunacaksa bunu bizler yapacağız, insanlar. Bunu bizler yapabiliriz. Bulmak bizim için. Kim ne diyebilir ki hem. Zaten başka kim yapabilir ki bunu hem?

Bizler televizyonun başında durmadan konuşma egzersizleri yapıp bunun tadına varabiliriz, ayırdedip. Hastanın, doktora efendilik etmesi gibi. Bir reklam kuşağına denk gelip, onun bize neler söylemek istediğini anlayabiliriz, kendimizi o reklamın içerisinde hissedebiliriz, biz bir reklam olabiliriz, yeni bir paket bile önerebiliriz.

Nobkig, eşi benzeri bulunmaz! Nobkig, iç ferahlatıcı! Nobgik, gönül ferahlığı! Nobkig, ailenizin tek dostu! Nobkig, cebinizin tek dostu! Nobkig, işte bunu yapın! Nobkig, kaçınmayın!

Nobkig, sesini duyurmanın ferahlatıcı etkisi! Nobkig, güzel görünmenin gıcırtısı! Nobkig, avrupa birliğinin anahtarı! Nobkig, dünya sular altında tasalanmayın siz!
Evet. İşte bunu yapın.

Nobkig, yer almanın dayanılmaz hafifliği!

Hecelerine ayırdığında pek anlamlı gelmeyen bir kelime ile karşılaşabiliriz. Bunun anlamlı gelmesi ise, komikliğe sürükleyebilir bizi. Televizyonun karşısında. Komik olmanın bir gerekliliği yok kimi zaman.

? Konuşmanın dayanılmaz hafifliği içerisinde yer alır, yer almanın dayanılmaz hafifliği ve var olmanın dayanılmaz hafifliği de buradan gelir. Esasen. Bunu biliyorum. Buna adını koyuyorum. Teknik bir mevzu değil adını koymak. Ad koymak. Yer almak. Konuşur gibi bir şey de değil. Yani öylesine dökülen. Reklamlar teknik mevzu değil. Doğru türkçe teknik mevzu değil. İç ferahlatıcı bir yanı var. Olduğunu söylemek gerekir. Aynı cümleyi tekrarla inlemek.

Konuşmanın, kültür içerisindeki varlığından bahsedilebilen bir toplulukta yaşıyorum. Konuşmanın yer aldığı eylem, kişiyi, en üst seviyeye çıkartabilir. Ruhunun, en üst seviyede bulunmasına neden olabilir. Yapar bunu. Biz işi biliyoruz, herşeyi söylüyoruz. Çocuk gibi.

*Plume ?edilgen bir kip? oluşturur.

*beş 

Gözlüklerimi çıkarttığımda pek bir şey göremez değilim. Biraz, hafifçe, yani bulanık olur gördüklerim. Nasıl olur bilirsiniz, pek çok kez simülasyonu yapılmıştır bunun. Televizyonlarda hiç görmediğimizi iddia edemeyiz. Samimiyetsiz bir davranış olur bu bir de. Gözlüğü çıkartıp, çıplak gözle dışarıyı seyretmenin, o bulanık görüntüyle kaçınılmaz bir birliktelik yaşamanın, iç içe olmanın, karşı konulmaz eksikliğin karşı konulmaz yüzleşmesinin, bu durumun, çok samimi bir davranış olduğunu düşünüyorum, düşünürüm. Evdeyken ve bilhassa da balkonda otururken gözlüğümü çıkarır etrafı öyle seyrederim bir süre. Öylesine yaparım bunu. Samimi olduğunu düşünürüm bu tavrımın. Bir de mesela otobüsteyken çıkartırım gözlüğümü. Etrafa bakarım öyle. Bakarken bulanık olur gördüklerim. Ama azıcık, çok değil. Gülümserim kendi kendime. Hoşuma gider bu durum. Böylesi görmek. Güzeldir. Beni bu mutlulukla görenler kaçık mı sanır, deli mi sanır bilemiyorum hem. Ya da başka bir şey. Arada bir çıkartırım gözlüklerimi ve göremez halimle bakarım etrafa işte. Dedim ya samimi olduğunu düşünürüm bu tavrımın. İnsanlığın bu samimiyete ihtiyacı olduğunu düşünürüm ve. Çok feci.

Mesela bir de şöyle bir tarafı da vardır; her ne kadar o an dünyaya en samimi gözlerle bakıyorsam da, bu durum beni gerçeklikten çıkartıp hayal dünyasına götürür. Deli gibi düşünürüm, düşlerim, hayal kurarım bir de. Bilemezsiniz. Bir film çekmeyi düşünürüm, mesela, o vakit. Gözlüğünü yitirmiş birinin gözünden, kısa bir monolog film. Maya?nınkilere de benzeyebilir. Heyecanlanırım. Ne kadar da heyecanlı olur değil mi. Çok heyecanlı. Böyle bir film çekmeyi isterim, arada bir. Gözlüğümü çıkarttığımda aklıma gelir bu. Başka zaman başka şeyler. Gözlüğümü çıkarttığımda öyle şeyler düşünürüm. Ama her zaman değil.Balkondayken, evde, gökdelenlere dikerim gözlerimi. Bazen, onlara bakmaya gözlerim yetmez. O zaman çeviririm bakışımı. Bilemem bazen nereye baktığımı, o karanlıkta. Zifiri karanlık. Gece vakti. Ne olsun. Gözlüklerim yok ya, karanlık da ne ki.Gözlüksüz olduğumda, gözlerimi biraz kısarak bakıyorum, değil mi. Bilgisayara biraz daha yaklaşıyorum. Yazılar küçülüyor sanki. Ve tabi belirginsizleşiyor. Numara çekiyor bana gözlüklerim, sonra düzeliyor.

Bu duruma sinirleniyorum, sihirleniyorum. Çıkarıyorum gözlüğümü ardından. Ama olmuyor. Yalanla yaşamaya ne kadar alışmışız oysa. Geri takıyorum. Vicdanım kaldırmıyor bu durumu. Ölücem.Okulda, su içinde maddenin bize oyun oynayarak kırıldığı öğretiliyor. Sonra emin olamıyorum. Kendimi bilim-kurgu filminde yaşıyormuş gibi hissediyorum. Gözlüksüz gördüklerim ve gözlüklü gördüklerim. Başımı döndürüyor bunlar. Uzay gemisinde gidiyormuşum gibi sanki. Gözlüklü halimleyken üst sınıf, yani kusursuz insan oluyormuşum gibi geliyor. O vakit acıyarak bakıyorum kendimin gözlüksüz haline. Bu mudur diyorum senin gerçekçilik anlayışın, bu mudur. Ama olmuyor. Ben yine de arada bir gözlüğümü çıkartıyorum.Evde müzik cd?si barındırmanın gereksizliği, yer kaplıyor oluşu. Orijinal bir albüm ya da orijinal bir kapaksa, o başka.Eskimiş numaralara merak saldım. Bloğumun temasını değiştirmeyi dert edindim kendime.

Nerede hoşuma giden bir blog görsem, kıskanıyorum. Sonra bir de, mevcut temamı türkçeleştirmek için çok çaba sarf ediyorum. Hiç bilmediğim mevzulara karşı bilmişlik taslıyorum. Beş yaşındaki bir çocuk gibiyim, o neymiş bu nasılmış deyip duruyorum. Huyum değildir. Sevmem. Ama işte arada bir geliyor. Değiştiriyorum, sonra özüme dönmem konusunda içimde bir ses duyar oluyorum. Bırakıyorum o işleri orada, kaydetmeden kapatıyorum dosyalarımı. Sonra kapatıyorum bilgisayarımı da, gidip televizyon izliyorum. 

ne olduğunu bilmeden konuşmak işime geliyor

*dört

Saatin kaç olduğunu bilmeye gerek yok!

Saatin kaç olduğunu bilmeye gerek yok. Yani böyle bir bilgiye ihtiyaç yok, kimi zaman duyulmuyor. Bazen böyle. Zaman ile ilgili herhangi bir kısıtlama söz konusu değil. Edilmez. Rahatız. Rahat olmak gerek zaten. Kimi zamanlar için. Evet, özellikle kimi zamanlar için rahat olmak gerek. Bunu başarabilmeli. Ben pek başarabiliyor muyum, bilmiyorum. Sormak gerek eşe-dosta, başarılı, olup olmadığını. Ölçmek, tartmak, öğrenmek gerek. Olunamıyorsa da bunun önüne geçilmeli. Rahat edilmeli. İnsan bazı şeyler için kendini yormalı, çaba sarfetmeli, uğrunda kan ter içinde kalmalı gerekirse. Böylesi önemli bir mevzuyu nasıl ıskalayabiliriz ki! Mahşerde hesabı sorulur mazallah.

Çok kofti konuştuğumu düşünüyorunuz değil mi? Yapmayın, etmeyin. Gözünüzü seveyim.Ne diyorduk, saatin kaç olduğunu bilmeye gerek yok. İnsanlar kendilerini kısıtlamamalı bence. Saat konusunda yani. Önceden saat mi varmış, yokmuş. Yani öyle olduğunu zannediyorum. İşime gelir.Bir yere geç kalmak olmasın mesela, geç kalınmasın bir yere. Sonra bir yere erken de varılmasın. Erken varılmalardan ve geç kalmalardan çok fena nefret ederim, çok fena. Bildiğiniz gibi değil. Yani. Zaten bütün bu gazın sebebi de odur. Şahsen, ben, hep geç kalırım. Bir yerlere. Bir türlü vaktinde varamam, ulaşamam gitmem gereken yerlere vakitlice. Bu benim umrumda mı,  pek değil. Ama üzülüyorum da. Hem de çok. İnsanlar bekliyorlar. Ben hiç beklemedim, bir kaç sefer dışında ben hiç bir yere erken gitmedim.

Sevmiyorum bir yere erken gitmeyi. Bekletmeyi de sevmiyorum. Ama elimde değil. Bekletiyorum ve bekleyen insanlara üzülüyorum. Bir saat, iki saat, üç saat. Dakik biri olduğumu söyleyemem. Yalan söyleyemem. Benim gibi yaşayan insanlar için bütün bu çabam da. Uğrunda dil dökmem, dilimde tüy bitmesinin nedeni budur. Sizlere anlatmaya çalışıyorum.Ne diyorduk, ben, saatin kaç olduğunu bilmeyen ve umursamayan insanlara çok gıpta ederim. Bilemeziniz bunu. Üzerimde tam üç tane saat taşırım, saatin kaç olduğunu kaçırmamak için. Hiç rahat değilimdir. Bu konuda. Hem de hiç rahat değilimdir. Saatin kaç olduğunu bilmemek, uçurum kenarından yürürken ayağının kayıp uçurumdan aşağı yuvarlanmak gibi bir şeydir benim için. Böyle bir korku yaşarım anlayacağınız. Ne kadar korkunç değil mi?Aslında üzerimde üç tane saat taşımam. Gelemem öyle embesil gibi kalabalık ve ağır yaşamaya, özür.

Hatta kolumda bir saat bile yoktur çok çok uzun zamandır. Dedim ya gelemem ben öyle bir sürü şey ile dolaşmaya. Kalabalık olmayı sevmem. Yalnız bir insanımdır. O yüzden saat taşımam çok uzun zamandır. Kolum yalnızdır, boştur. Pratik olmayı da severim.Bir tek cep telefonumun saati vardır üzerimde, dakikaları takip etmeme yarayan. Lakin üzerimde üç tane saat taşıyormuş gibi hissederim kendimi, öyle bir ağırlığı vardır. Şimdi bu da nasıl olur demeyin bana. Yapmayın bunu.Oluyor işte. Çok hisleniyorum bu konuda.

ne olduğunu bilmeden konuşmak işime gidiyor.

*üç

Ben. Yani Davut Yücel (başında M.’si de var).Tek başına bir cümle olmuyorum, olanlar var mı, bilmiyorum. Esasen pek ilgilenmedim. Bin dokuz yüz küsür doğumluyum. Gencim, güzel değilim. Beğenmiyorum kendimi, beğenen var mı bilmiyorum kendini. Saçlarımı uzattım bu sebepten. Ayıptır söylemesi k.çıma kadar uzadılar. Ne ara oldu bilmiyorum, ben kesmemeye başladım aradan dört yıl geçmiş. İlgilenmeyi istemiyorum ve bu yüzden uzatıyorum. Ben ilgilenmiyorum, onlar uzuyorlar.Dedim ya, ben davutyucel. Tek başına bir cümle olmuyorum ve olanlar var mı, bilmiyorum. Bu site nedensiz bir şekilde açılmıştır. İlk açıldığı vakit bir amacı yoktu, şimdi olduğunu da pek söyleyemiyorum. 

Bilirsiniz değişiyor her şey, değişir her şey. Ve severiz değişiklikleri, lakin iyidir. Fakat ben bazı değişikliklere ayak uyduramıyorum. Çok garip geliyor bana, anlayamıyorum, kavrayamıyorum. Aynı zamanda bazı değişiklikleri de acayip severim. Ne bileyim işte etrafımdaki bir şeyler değişsin isterim. Eminim, çok eminim siz de aynı şeyleri yaşıyorsunuz. Herhangi bir acayipliğe değinmiyorum ve değinmeyeceğim.Değişiklik diyorduk, son zamanlarda yaşadığım/hissettiğim bir duygudan bahsedeyim; bir iş değişikliği yaşayacağım bir ay içerisinde. Bir yerden ayrılıp başka bir yere geçeceğim. Fakat çok garip bir şekilde kendimi sevgilisini aldatan biriymiş gibi hissediyorum. Yani bu iş değişikliğiyle ilgili olarak böyle hissediyorum. İşle olan ilişkiyi bitiren ben olmama karşın böyle bir duyguyla karşı karşıyayım. Neyse ki, bir sevgilimin olmaması nedeniyle kendimi sevgilisini aldatan biri olarak hissetmemin saçmalığının farkındayım. Ya da öyle bir şeyler işte. Ortada bir saçmalık var ve ben bunun farkındayım sayın okur!İşte sırf bu ?saçmalık?lığın hatırına, yani bu yüzden, ‘her şey boş’ felsefesiyle gardımı alıp kendimi öyle loş bir dünyanın içine atıyorum ki… 

Kurtuluyorum bütün o zararlı hislerden ve sair.Küçükken hayalim müzisyen olmaktı. Aslında bir hayale sahip olduğumdan pek bahsedemeyiz.Çok feci şekilde gitar çalma isteğim vardı, ardından bir gitar edindim ve uzun yıllar çaldım (ilk aldığımla yetinmedim, başka gitarlarım da oldu:D). Geleceğe yönelik herhangi bir fikre sahip olmamamla doğru orantı olarak yaşımın ilerlemesi, ‘e madem öyle, ben de müzisyen oluveririm’ dedirtti bana. Ancak pek kıymetli bir caz piyanisti, kibarca müzisyen olma dedi bana ve ben o işi orada bitirdim. Yani işin gönül kısmı dahil her şey orada bitti, gerçekten. Sonrasında kibarca müzisyen olmamaya adadım kendimi. Şimdilerde dinliyorum yalnızca. Mesela şu anda Garbarek?in Song of Space isimli parçasını dinliyorum. Az sonra değişicek bu da…Bahsetmiş miydim?Bu arada, ?şimdi? ve ?şu anda? kelimelerinin, taşıdığı anlam açısından farklılık arz ettiğini hissettim bir an.Geçen gün, yolda giderken-eve gelirken, ilkokul çağlarında bir çocuk ile annesi arasında geçen diyalogdan bir kelime geldi ve kulağıma yapışıverdi.Mevzuları neydi bilemiyorum, dediğim gibi yalnızca bir kelime ve o kelimenin bulunduğu cümlecikti dikkatimi çeken. Çocuk, annesine, gelmeyeceğini ve ?ceyranları bekleyeceğini? söylüyordu. 

Elbette ki geçen kelimenin doğrusu ceyran değil, ?cereyan?. Kelime, anlam itibariyle, bir akımı, akışı ya da bir olayın olma durumunu simgeler. Bahsettiğimiz anlamı ise akım; elektrik akımı. Ki bunu siz anlamışsınızdır zaten. Fakat yine de biz kelimeye takılmayalım şimdilik ve olaya girişelim! Yanlış hatırlamyorsam ya da dikkat etmemiş olabilirim, çocukluğumdan beri cereyan kelimesinin bu anlamıyla kullanıldığına pek şahit olmadım. Ya da dediğim gibi dikkatimi çekmemiş olabilir, hatırlamıyor olabilirim. Çocuğun seçtiği o kelime, beni bir an anıların arasına itti, vay be dedim, demek bu kelime ölmemiş, yaşıyor hala. Mütakip olarak acaba dedim, bu kelime her insan evladının yalnızca çocukluğunda kullandığı ve büyüdüğünde unuttuğu bir kelime mi Bunu, her insan şeklinde bir genellemeye dahil etmemiz yanlış olabilir. Her insan yani bütün Türk milleti değil de, bir kısım insan şeklinde, lokal bir genişliğe indirgeyebiliriz.Şimdi canım sıkıldı.

Based on FluidityTheme Redesigned by Kaushal Sheth Sponsored by Web Hosting Bluebook
Page Content